Bazen hayatın boyunca saklamaya çalıştığın şey, dünyaya bırakacağın en büyük izin olur.
Bazı şarkılar vardır; ritmini sevdiğin için dinlersin. Bazılarıysa nedenini tam olarak açıklayamadığın bir şekilde sana dokunur. Belki sözleri, belki melodisi, belki de arkasındaki hikâye yüzünden. Scatman John’un müziği benim için ikinci kategoriye giriyor.
1990’larda dans pistlerini hareketlendiren, kendine özgü vokalleriyle milyonlara ulaşan bir sanatçıydı. Onu dinlediğinde aklına ilk gelen şey muhtemelen enerjik ritimler, elektronik altyapılar ve durmaksızın devam eden heceler olacak.

Fakat John’un hikâyesini öğrendiğinde müziğine bir daha aynı şekilde bakamıyorsun.
Çünkü John Paul Larkin, hayatının büyük bir bölümünü konuşmaktan korkarak geçirdi. Onu dünya çapında tanınan bir sanatçıya dönüştüren şeyse tam olarak bu korkuyla ilişkiliydi.
Konuşmak Bir Mücadeleye Dönüştüğünde
John Paul Larkin, 13 Mart 1942’de Kaliforniya’da doğdu. Çocukluğundan itibaren şiddetli bir kekemelikle mücadele ediyordu. Kendi anlatımına göre, hayatında akıcı konuşabildiği bir dönemi hatırlamıyordu.

Konuşmak, çoğu insanın üzerinde düşünmeden gerçekleştirdiği sıradan bir eylem. Bir şey anlatmak, kendini ifade etmek, yeni insanlarla tanışmak… Günlük hayatın doğal parçaları.
John içinse durum farklıydı.
Kekemeliği nedeniyle zorbalığa maruz kaldı. İnsanlarla iletişim kurmak onun için kaygı verici bir deneyime dönüştü. Kendini ifade etmenin bu kadar zor olduğu bir dünyada, insanın söylemek istediklerini içinde tutmaya başlaması şaşırtıcı değil.
Fakat John’un kendini ifade edebildiği başka bir alan vardı: müzik.
Daha kendi piyanosuna sahip olmadan annesinin sehpasında piyano çalıyormuş gibi yapıyordu. On iki yaşına geldiğinde ilk piyanosuna kavuştu. Zamanla cazla tanıştı ve scat singing olarak bilinen doğaçlama vokal tekniğini keşfetti.
Scat singing, kelimelerin yerini anlamsız hecelerin ve seslerin aldığı bir caz tekniği. Şarkıcı, belirli bir metne bağlı kalmadan sesiyle doğaçlama yapıyor.
John içinse bu tekniğin anlamı yalnızca müzikal değildi.
Özgürleşmiş Kekemelik
Konuşurken takıldığı yerde, müzikte aynı şekilde takılmak zorunda değildi. Sesler, ritimler ve doğaçlama sayesinde kendisini başka bir biçimde ifade edebiliyordu.
John, scat singing’i bir tür özgürleşmiş kekemelik olarak görüyordu. Hatta scat’i kendi anadili olarak tanımlıyordu.
Bu noktada John’un hikâyesinde beni düşündüren bir şey var.

Bazen bir şeyi yapamadığımızı düşündüğümüzde, sorunun kendimizde olduğuna inanıyoruz. Çevremizdeki insanların rahatlıkla gerçekleştirdiği bir şeyi yapmakta zorlanıyorsak, kendimizi eksik hissetmeye başlayabiliyoruz.
Oysa belki de mesele, kendimizi yanlış yerde ifade etmeye çalışmamızdır.
John’un konuşma biçimi onun için bir mücadele alanıyken müzik, kendini özgürce ortaya koyabildiği bir alana dönüştü. Bu, kekemeliğinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Yalnızca kendisini ifade edebileceği başka bir yol bulmuştu.
Ve bazen insanın ihtiyacı olan şey, kendisini düzeltmekten önce kendisini ifade edebileceği bir yer bulmaktır.
Kendini Saklamak mı, Kendinle Barışmak mı?
John’un müzikle kurduğu ilişki, kariyerinin başlarında bile kolay değildi.
Scat tekniğiyle şarkı söylemekten çekiniyordu. Eşi Judy, onu bu konuda cesaretlendirdi ve müziğinin kariyerine katkı sağlayabileceğine inandırmaya çalıştı.
İlk kayıtlarını yaptıktan sonra başka bir korkuyla karşı karşıya kaldı: İnsanların şarkılarını duyup kim olduğunu öğrenmesinden endişeleniyordu.
Çünkü John, insanların onun müziğinden çok kekemeliğine odaklanacağından korkuyordu.
Düşünsenize, hayatınız boyunca gizlemeye çalıştığınız bir özelliğiniz var. Sonra o özelliğinizin izlerini taşıyan bir eser ortaya çıkarıyorsunuz. Bu eser başarılı olursa, kendinizden saklamaya çalıştığınız şey de görünür hâle gelecek.
John’un önünde iki seçenek vardı: Kendini saklamaya devam etmek ya da hikâyesinin bir parçasını başkalarıyla paylaşmak.
Eşi Judy’nin ona verdiği tavsiye basitti:
Kekemeliğinden bahset.
John, korktuğu şeyden kaçmak yerine onu müziğinin bir parçası hâline getirdi.
Bence hikâyenin en önemli kırılma noktalarından biri tam olarak burası.
Çünkü insanın kendisiyle barışması, her zaman değiştiremediği bir özelliğini ortadan kaldırmasıyla gerçekleşmiyor. Bazen o özelliğin hayatındaki yerini yeniden tanımlamasıyla gerçekleşiyor.
John’un kekemeliği bir anda ortadan kaybolmadı. Ancak artık onu saklamak zorunda hissettiği bir şey olmaktan çıkıp insanlarla bağ kurmasını sağlayan bir hikâyenin parçasına dönüştü.
52 Yaşında Gelen Dünya Çapındaki Başarı
1994’te yayımlanan Scatman şarkısı, John’un kariyerindeki büyük kırılmayı başlattı. Ardından 1995’te Scatman’s World albümü geldi.

52 yaşındaki John Paul Larkin, bir anda uluslararası müzik sahnesinin dikkat çeken isimlerinden biri hâline gelmişti.
Burada ayrıca altı çizilmesi gereken bir nokta var: John, başarısını çocuk yaşta keşfedilmiş bir yeteneğin doğal sonucu olarak elde etmedi. Uzun yıllar boyunca müzikle uğraştı, kendi ifade biçimini geliştirdi ve kariyerinde yeni bir sayfa açtı.
Onu tanıyanların bir kısmı için bu hikâye, sıra dışı vokallere sahip bir sanatçının yükselişiydi. Ancak John’un müziğini kendi hayatıyla ilişkilendirenler için çok daha fazlası vardı.
Bir zamanlar konuşurken kekemeliğinin fark edilmesinden korkan bir adam, şimdi milyonlarca insanın önünde şarkı söylüyordu.
Üstelik bunu, hayatı boyunca saklamaya çalıştığı özelliğinin izlerini müziğine taşıyarak yapıyordu.
Bazen kendimizden sakladığımız şey, başkalarının kendilerinden bir parça bulabileceği şeydir.
Bir Şarkıdan Daha Fazlası
John’un hikâyesini yalnızca başarıya ulaşmış bir müzisyenin hikâyesi olarak okumak kolay. Zorbalığa uğrayan bir çocuk, müziğe sığınan bir genç ve sonunda dünya çapında tanınan bir sanatçı.
Fakat bu anlatının benim için asıl anlamı, başarının kendisinden çok John’un kendi hikâyesiyle kurduğu ilişkide yatıyor.
Çünkü mesele yalnızca zorlukların üstesinden gelmek değil. Her zorluğun mutlaka bir avantaja dönüşeceğini söylemek de değil. Hayat bu kadar basit işlemiyor.
Bazı sorunlar hayatımızı gerçekten zorlaştırıyor. Bazı deneyimlerin telafisi mümkün olmuyor. Bir insanın yaşadığı güçlüğü romantikleştirmek, o güçlüğün gerçekliğini ortadan kaldırmıyor.
Ancak John’un hikâyesi başka bir ihtimali gösteriyor: Başımıza gelen her şeyi seçemeyebiliriz ama bunlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı zamanla yeniden keşfedebiliriz.
John, müziğini yalnızca bir kariyer aracı olarak görmüyordu. İnsanlara kendilerini oldukları gibi kabul etmeleri ve zorluklarının içinde yeni bir anlam bulmaları konusunda ilham vermek istiyordu.
Onun hikâyesinde beni etkileyen şey, kekemeliğinin onu ünlü yapmış olması değil. Yıllarca saklamaya çalıştığı bir özelliğiyle barışıp onu dünyayla kurduğu bağın bir parçasına dönüştürmesiydi.
Belki de hepimizin kendimize sorması gereken soru şu:
Kendimizde değiştirmek için bu kadar uğraştığımız bazı şeyleri anlamaya çalışsaydık, hayatımız nasıl değişirdi?
Son Bir Şey
Scatman John, 1999 yılında hayatını kaybetti. Ancak müziği hâlâ dinleniyor ve hikâyesi yeni insanlara ulaşmaya devam ediyor.
Bugün Scatman (Ski-Ba-Bop-Ba-Dop-Bop) çaldığında insanın aklına ilk olarak ritim geliyor olabilir. Fakat şarkının arkasındaki hikâyeyi öğrendikten sonra o sesler başka bir anlam kazanıyor.
Bir zamanlar konuşmaktan çekinen bir adam, milyonlarca insana kendi sesiyle ulaştı.
Belki de insanın kendisiyle barışması, kendisinde değiştirmek istediği her şeyi değiştirmesiyle ilgili değildir.
Belki de bazen mesele, yıllarca susturmaya çalıştığın sesinle ne yapacağını keşfetmektir.
john baba movie.
Bir yanıt yazın